X
X

"Keşanlı Ali, zoraki bir kahraman"

05.04.2012 Thursday 12:45 (Güncellendi: 08.11.2016 - 16:15)

Keşanlı Ali Destanı'nın Sipsi Selim'i Tuğrul Tülek, dizi ve tiyatro hakkında konuştu.

Kurnaz, şeytani oyunlar arasındaki dengenin ta kendisi ve Zilha’ya kör kütük âşık... Başarılı oyuncu Tuğrul Tülek, ‘Keşanlı Ali Destanı’nın televizyon uyarlamasında Sineklidağ’ın sinsi kabadayısı Sipsi Selim olarak karşımıza çıkıyor.
 
‘Keşanlı Ali Destanı’na nasıl dâhil oldunuz? Sizi bu projeye çeken ne oldu?
Aslında birçok nedeni var. Birinci faktör Çağan Irmak’ın yönetmen koltuğunda oturuyor olmasıydı. Çağan’la oyunlardan tanışıyoruz. DOT’un oyunlarına geliyordu. Oyun sonrası sohbet etme şansımız oldu; ama birlikte çalışma şansımız hiç olmadı. O da çok iyi bir tiyatro izleyicisi. Sipsi Selim rolü için uygun olduğumu düşünmüş. Teklif direkt ondan gelince çok mutlu oldum. ‘Keşanlı Ali Destanı’, benim de çok sevdiğim ve daha önce tiyatroda da oynadığım bir metin. Gülriz Sururi ve Engin Cezzar’ın rol aldığı tiyatro oyununun televizyon versiyonunu izlemiştim. Dolayısıyla benim   hayatımda büyük önemi olan bir metin.
 
Geçtiğimiz günlerde Yeşim Tabak, bir yazısında kabadayı rolünü bir aktöre çıkabilecek en hayırlı kısmet olarak değerlendirdi. Siz bu  konu hakkında ne düşünüyorsunuz?
Çok sıkı bir dizi takipçisi değilim, bu nedenle böyle bir gelişme var mı bilmiyorum. Keşanlı  Ali, bildiğimiz kabadayılara benzemiyor. Sosyal bir dili olan, zoraki bir kahraman. Adamın hamurunda kabadayılık yok, ‘Kurtlar Vadisi’ndeki gibi değil. ‘Keşanlı Ali Destanı’, bütün kahramanları ti’ye alır. Bu karakterlerin yaygınlığına ve popülerliğine bakılacak olursa, galiba ortada bir talep durumu var. Seyirciden talep ediliyor diye düşünülüp mü böyle karakterler yazılıyor, bilmiyorum. Yüzlerce karakter ve bir sürü hikâye var. Bu nedenle ‘kabadayı’ karakterlerinin artması bence çok olumlu bir gelişme değil.
 
Son yıllarda Türkiye’de ve dünya genelinde edebiyat uyarlamaları ve otobiyografik eserler arttı. Bu durumu neye bağlıyorsunuz?
Orijinal hikâyeler bulmakta güçlük çekiliyor olabilir. Konservatuvarda bize hocalarımız hep, “Temalar bellidir. Zaten anlatacağınız beş hikâye var. Önemli olan bunu nasıl anlatacağınız” derdi. Hem içerik hem de üslup olarak pek çok şey zaten denendi. Belki de orijinal fikirler kalmadı; bu nedenle de insanlar edebiyat uyarlamalarına yöneliyor. Ama bence onlar da çok orijinal bir şekilde ele alınıyor. Fakat bu uyarlamalarda televizyon için dikkatli olmak gerekiyor; çünkü, bir süre sonra orijinal metinden tamamen ayrılabiliyor.
 
“Hazır olanı alıyorlar” Peki, sizce neden orijinal  fikirler pek üretilmiyor?
“Bakın burada hazırı var”   düşüncesi galiba hâkim (gülüyor). Aslında hepimizin kafasında bir sürü fikir var; ama herhangi bir  şekilde bunları sunduğumuzda, “Kimse kabul etmez” deyip geri  itebiliyoruz. Alışılmışın dışında, yenilikçi şeyler pek desteklenmiyor. Bu nedenle eskilere yeni  formüller uygulanıyor.
 
Tiyatroya gelelim. ‘Öksüzler’, ilk yönetmenlik deneyiminiz. Yönetmen koltuğunda oturmak ve birlikte aynı sahneyi paylaştığınız oyuncu  arkadaşlarınızı yönetmek nasıldı?
Çok keyifliydi ve benim için büyük bir heyecandı. Oyunu sahneye hazırlama sürecinde pek bir şey anlamıyorsunuz. Çünkü oyunu şekillendirmeye çalışıyorsunuz. Ama sahnede sizin şekillendirdiğiniz halini görmek inanılmaz keyifli oluyor ve onu, seyirciyle paylaşmak tarif edilemez bir şey. Açıkçası yönetmenlikten daha çok keyif aldım. Başka oyunları da yönetmeyi çok isterim. Önümüzdeki sezon için zaten yeni oyunlar bakıyor ve yeni metinler okuyoruz. Bu ay ‘Öksüzler’ sahnelenmeyecek. Ekim ayından beri aralıksız oynuyorduk. Biraz ara vereceğiz. Yeni bir oyun sahnelenmeye başlıyor. Ama ‘Süpernova’ devam ediyor. ‘Öksüzler’ de seneye devam edecek.
 
Röportaj: Cansu Uras