Diziler

Mutsuzluk korkuyu, korku şiddeti getirir!

Kanal D'nin merakla beklenen yeni dizisi "Kara Yazı" yarın akşam saat 20.00'de başlıyor! Hürriyet.com.tr, başrol oyuncuları olan iki usta isim Haluk Bilginer ve Emre Kınay ile röportaj yaparak hem dizi, hem de özel hayatlarıyla ilgili bilgiler aldı! İşte o röportaj....

Haluk Bilginer: Son zamanlarda şiddeti çok sevmeye başladık; asalım, keselim, kıralım, dökelim, bayılıyoruz... Bu çok tehlikeli...

Bir tarafta; her an çocuğuna şiddet uygulayan bir babayı canlandıran Haluk Bilginer... Diğer tarafta; tek önceliği namus olan bir babaya hayat veren Emre Kınay... "Kara Yazı" dizisi vesilesiyle iki usta oyuncuyla buluştuk.

Uzun süre sonra ekrandasınız... Neydi "Kara Yazı"da sizi cezbeden?

- Senaristler; Sema (Ergenekon) ve Eylem (Canpolat) Hanım’lar... Daha önce yaptıkları işleri biliyordum. Sıradan televizyon işlerinden farklı işlerdi. "Kara Yazı"nın birinci bölümünü okuduğumda da “Bravo” dedim. Hikaye; -kendi karakterim üzerinden gidersem- sevgisiz büyüyen bir insanın başkalarına karşı da sevgisiz davrandığını, eğer şanslıysa bir gün sevgiyi yakalayabileceğini anlatıyor. Her insan sevemez, her insan aşık olamaz. Çünkü herkes o kadar şanslı değildir.

Oysa aşk kelimesini günümüzde çok kolay kullanıyoruz... 

- Zordur aşkı bulmak... Aşkın dilde değil, yürekte olması önemlidir. Egolarınızı evde bırakmanız gerekir. Bazı insanlar hiç aşık olmadan, sevmeden, sevmeyi beceremeden ölmüş olabilir. Bu büyük şanssızlık. Çünkü görmemişlerdir. Hayatta ne gördüysek onu yaşayıp yaşatıyoruz. Bilmediğiniz bir duyguyu da nasıl kendi hayatınızda kullanırsınız ki?

Peki siz gerçek aşkı yaşadınız mı?

- Ben aşk için hayatımı 180 derece değiştirebildim. Bunu becerebilen bir insan olduğumu gördüm. Zaten sevmeyi, sevilmeyi, aşkı tecrübe etmemişsen oyunculuk da yapamazsın.

Aşkı nasıl tanımlarsınız?

- Kendinize olan sevginin karşınızdakine yansımasıdır aşk. Kendinizi sevmezseniz aşık da olamazsınız.

Canlandırdığınız Oğuz karakteri sevgisiz bir ailede büyüyor. Sizin çocukluğunuz nasıldı? 

- Sevgi doluydu. Biz yakın ve birbirine sahici sevgi duyan bir aileyiz. Ama şunu da söyleyeyim; babanızı da sadece babanız olduğu için sevmek zorunda değilsiniz. O insanı severseniz, seversiniz. Önemli olan insanı sevmek. Mesela annelik duygusu için de bu böyle...

Biraz açar mısınız?

- Kadınlara hamileyken “Doğurunca onu çok seveceksin” gibi laflar söylenir. Ama, doğurunca her anne çocuğunu sevmez, sevemez... Kadınların kafasını böyle şeylerle doldurmamak lazım. Çünkü sonra kendilerini suçlu hissederler. Tamam, annelik duygusu vardır ama sonuçta içinden buruşuk suratlı bir şey çıkıyor. Sevgi; ilişki ve emektir. Bu konularda fetva vermemek önemli.

Peki babalık? 

- Aslında babalık diye bir şey yok.

Nasıl yani?

- Çünkü babalık sonradan öğrenilen bir şey. Siz o insanın doğumu için -sevişmeden aldığınız zevk dışında- bir şey yapmış değilsiniz. Çaba sarf eden kadındır. Dokuz ay taşıyor, ağrılar çekiyor, süt veriyor... Baba-evlat ilişkisi emek isteyen, zamanla alışılan bir şey.

Biz baba figürüne bağımlı bir toplum muyuz?

- Çok. Çünkü korkarız babadan. Bakın Türk toplumuna... Bir yandan da bayılırız. Baba; buyuran, iktidar sahibi, “Şöyle yapılacak, böyle yapılacak” diyendir. Anneler de “Seni akşam babana şikâyet edeceğim” diye korkutur. Neden? Canavar mı geliyor eve sanki! Benim şiddetle sorunum var. Dizide canlandırdığımız karakter, sözünü geçiremediği her noktada oğluna manevi şiddet uyguluyor.

Sizin şiddetle nasıl bir ilişkiniz var?

- Benim şiddetle sorunum var.

Ne gibi?

- Bakamıyorum şiddete, seyredemiyorum. Bir filmde aşırı şiddet varsa o filmi izlemeye biriyle gitmem lazım. Mesela Jodie Foster’ın oynadığı "The Accused" (Sanık) filmini uzun süre seyredemedim.

Ama, şiddet gösteren bir karakteri canlandırıyorsunuz. Oynarken zorlanmıyor musunuz?

- Biz hepsini oynarız. Katili oynamamız için adam öldürmemiz gerekmiyor, mesleğimiz bu... Bu arada Hakan, siz de bir katilsiniz...

Nasıl yani? Birini öldürsem, bilirdim herhalde...

- Haberin yok henüz. Hiç cinayet işlememiş olmanız, katil olmadığınız anlamına gelmiyor. Hepimiz katiliz. Stanislavski örneğini vereyim size, “Eğer bir şeyi yaşamadıysanız, başka şeylerle bağlantı kurun, o duyguyu anlarsınız” diyor. Çok yorgun olduğunuz bir yaz günü, tatlı bir uykuya dalmışsınız ve bir sinek sesi duyuyorsunuz. Şak! Onu öldürdünüz, katilsiniz. O duygu sizde de var.

Ne kadar şiddet toplumuyuz?

- Çok... Hele son zamanlarda şiddeti çok sevmeye başladık. Asalım, keselim, kıralım, dökelim, bayılıyoruz... Bu duygu artarsa da...

Nereye varır?

- Çok tehlikeli. Ölüme varır.

Neden böyle olduk?

- Mutlu değiliz. Mutluluk sıralamasında Norveç birinci, biz 69’uncu sıradayız. Mutsuzluk korkuyu, korku şiddeti getirir. İnsanlar korktukları için de öldürür.

Bir de kadına şiddet mevzuu var...

- O felaket.

Bunun sebebi ataerkil yapımız mı?

- Aslında bütün toplumlar öyle geldi. Ama, akıllarını kullanıp değiştirebildiler. Biz de bunu başarırsak daha mutlu bir ülke olacağız. Bugün 14 yaşındaki bir kızın hamile olduğu haberini okuduk. İki yıl önce “Amcam bana tecavüz ediyor” diye jandarmaya gitmiş, şimdi sekiz aylık hamile. Kadına bakış açımız değişmediği; kadını bir mal, ikinci sınıf vatandaş olarak gördüğümüz sürece kadına şiddet bitmeyecektir. Şiddet fiziksel olmak zorunda da değil. Türkiye’de kadın rektör sayısı şu anda üç. Kadına ne kadar değer veriyoruz, önce ona bakmalıyız.

Kızınız Nazlı 10 yaşında. Onunla nasıl bir ilişkiniz var?

- Ben kendi torunumu, kendim yaptım. Nazlı, neredeyse torunum yaşında... Onu çok seviyorum. Evlat sevgisi öğrenilen bir şey. Çocuğu; insanın egosunu bırakıp kendinden daha çok sevdiği tek yaratıktır.

Babalık sizi nasıl değiştirdi?

- Kendinizi tehlikeye atacağınız bir an, kendinizden çok çocuğunuzu düşünüyorsunuz. Nazlı doğduğunda Ankara’ya turneye gittik. Dönerken araba buzda kaydı ve 360 derece döndük. O sırada aklımdan tek geçen şey, "Nazlı babasız kalacak" oldu.

Geleceğiyle ilgili hayalleriniz ne?

- Büyük kaygı duyuyorum. Onun mutlu olabilmesi için elimizden geleni yapmak ve onu seçimlerinde özgür bırakmaktan başka yapacağımız bir şey yok. Gerekli sevgiyi, empatiyi öğretebildiysek o kendini mutlu edecek şeyi seçecektir.

Dünya görüşünüzü az çok biliyoruz. Ama sizi pek yakından tanımıyoruz. Sizce hakkınızda bilinen en büyük yanlış ne?

- Şöhret dediğiniz şey sizi tanımayan insanların sizin hakkınızda uydurduğu şeylerin tamamıdır. Çok önemli de değildir.

Şöhret olmadığınız bir hayat ister miydiniz?

- Anonim olmayı çok isterdim ama yaptığım meslek bunu engelliyor. Yapacak bir şey yok.

Peki sizi neler üzer?

- Samimiyetsizlik... Haksızlık, adaletsizlik...

Nelere gülersiniz?

- Gülünçlük beni güldürmez. Hatta üzer. Ama bir şeyin komik olması için zeki olma zorunluluğu vardır. Fırlama zihinleri, ince detayları görenleri severim.

Ağlar mısınız?

- Çok ağlarım. En son anneciğime ağladım. Çocukların çaresizliğine çok üzülüyorum. Çünkü onlar bizim sorumluluğumuzda. Onlara acı çektirmek çok büyük alçaklık olarak gelir bana.

Kendinizle ilgili ne söyleseniz şaşırırız?

- Çok iyi yemek yaparım. Yapmadığım yemek yoktur. Londra’dayken Çin ve Hint mutfağına takmıştım bir ara. Mutfak benim için terapi alanı gibidir. Yemek yapmayan erkeklere üzülürüm.

Bir kadında sizi çeken nedir?

- Zeka ve -büyük harflerle yaz- YETENEK. Güzellik görecelidir. Bazı insanların çok güzel bulduğu kadınlar arasında benim güzel bulmadıklarım vardır. Ya da fotografik olarak güzel olan bir kadınla beş dakika oturduktan sonra Allahım bir bahane bulsam da kalksam dediğim çok olmuştur.

Canlandırdığınız karakter için en önemli şey itibar... Sizin için?

- Sevgi, mutluluk...

Peki sizin sektörde herkes sevgi dolu gibi. Ne kadar samimiyet var?

- Bilmem. Ben mesleki olarak değil, insan olarak değerlendiriyorum. Sonra gelen özellikleri hatta siyasi düşüncesi bile beni ilgilendirmiyor.

Tiyatronuzda siyasi düşüncesi ne olursa olsun iyi bir oyuncu rol alabilir mi?

- Siyasi düşünce hayatını belirliyorsa oynayamaz. O siyasi düşüncenin hayatını belirlemesine izin veriyorsa, o düşünce ona bazı şeyleri yapmasını yasaklıyorsa, oyuncu olamaz zaten.

Emre Kınay: Bana ait olmayan bir parayı almak, bana ait olmayan bir arazi üzerine ev yapmak ya da doğanın olan ağacı katletmekde ahlaksızlıktır!

Ekranda bir dizi bombardımanı var. "Kara Yazı"yı diğerlerinden ayıran ne?

- Bu ülkeyi anlatan bir dizi.

Hangi yönüyle?

- “Neden bizde ‘Lost’ ya da ‘Fringe’ gibi işler çekilmiyor” diyenler var. Sebebi, insanların bu toplumda hala kendilerine tutulacak bir aynaya ihtiyaç duymaları. Bu diziyi de nerelerde yanlış yaptığınızı görmek için izlemelisiniz. Takdir edilmeyen çocukların hezeyanını düşünüp takdirin üretime dönüşebileceğini, insanları yargılamamak gerektiğini biraz öğrenebilirseniz yeter.

Bir karakter insanlar üzerinde bu kadar etkili olup bir şeyleri değiştirebilir mi?

- Belki biri izler de “Ben de kızıma böyle mi davranıyorum” diye sorar kendine... "Zengin ve Yoksul"daki "Falconetti" karakteri benim kötülük çizgilerimi belirlemişti. Belki birileri de benim canlandırdığım Halil’e bakarak hayatta ne yapılmazsa insan olunur sorusuna cevap bulur.

Anlatsanıza Halil’i biraz?

- Çocukluğunda ablası yüzünden büyük bir namus travması yaşamış. Bu yüzden önceliği, namus. Duvar ustası. Kızlarını çok seviyor ama sevgisini göstermekte sıkıntı yaşıyor. Üstelik yine namusla sınanıyor.

Dizinin fragmanında “Namus öyle bir şeydir ki insana her şeyi yaptırır” diyorsunuz. Gerçekten yaptırır mı?

- Kültürel seviyenize bağlı. Mesela Halil’e yaptırır.

Size?

- Bana yaptırmaz. Ama, evladıma verilen herhangi bir zarar da bana her şeyi yaptırır.

Siz ahlaka nasıl bakıyorsunuz?

- Benim ahlak anlayışım, ailemden öğrendiğim gibi... Kimsenin canını, malını, ırzını riske atmayacak, bunlara göz dikmeyeceksin! Ailemden aldığım ilk ahlak eğitimi “Kimsenin bahçesine izinsiz girmeyeceksin” oldu. Çünkü, bunu öğrenirsen, kimsenin bahçesindeki meyveyi onun izni olmadan koparmaman gerektiğini de öğrenirsin. Şimdi kızıma, “Çöp işçisi olmak isteyebilirsin, sokakları temizlemek istiyor olabilirsin, -ki ben bunu kendim isterdim- sana saygı duyarım ve seni desteklerim ama senden tek isteğim çöp araban gittiği zaman arkanda parçalanmış çöpler bırakıp sövdürme” diyorum. Benim için ahlak böyle bir şey. Yaptığın işi düzgün yapmak.

Namusla ilgili nasıl bir sınav veriyoruz?

- Sınav değil, hüküm veriyoruz. Sınav olması için farklı sonuçlar olması lazım. Oysa birisi “Bunlar böyledir” diyor ve onu söyleyeni önüne koymuş olan herkes de “O öyle o zaman” diyor.

Neler canınızı sıkıyor bugünlerde?

- Akil olanın anlayacağı yerden en temel derdimi söyleyeyim; yaşam alanımla ilgili cümle kuran herkesle derdim var. Benim ne yediğim, nasıl oturup kalktığım, nereye gideceğim, kimi düşman, kimi dost seçeceğim, dost seçtiklerimin düşman ilan edilmesiyle, düşman gördüklerimi dostummuş gibi sahiplenmek zorunda bırakılmamla derdim var.

Dizide kızınız Yaren, babasının yaşadığı namus travmasından dolayı kadın olduğundan utanarak büyüyor. Bu bastırılmışlık nelere yol açıyor?

- Batı’dan içeriye doğru girdiğinizde kaç kadının kendine ait bir hayatı olduğundan bahsedebiliriz? Ben turneler için birçok yere gidiyorum, şehirlerin arka sokaklarında dolaşıp insanları gözlemliyorum...

Sonuç?

- Çok mutsuzuz. Mesela yurtdışına gittiğimizde bizi mutlu eden aslında ne? Oradaki insanların mutlu oluşları.

Neden peki bu fark?

- Çünkü orada kadının kadın olmakla ilgili bir sıkıntısı yok. İnsan olmakla ilgili her şey... “İnsani bir hayat nasıl sürdürülür, ben ne için para kazanıyorum, ne için ürüyorum, ne için eğitim alıyorum” gibi sorular sorarak erdem ediniliyor.

Ahlak denince akla ilk gelen şey cinsellik. Cinselliği nasıl olağanlaştırırız?

- Çok uzun bir yolculuk... Gerçekte de sorun tam bu aslında! Öncelikle cinsiyet meselesini halleder ve insan olmakla ilgili meseleyi çözersek yol alırız. Ben size ait olan bir malı sizden izin almadan kullanırsam da ahlaksızlık yapmış olurum. Bana ait olmayan bir parayı almak, bana ait olmayan bir arazi üzerine ev yapmak ya da benim değil doğanın olan ağacı katletmek de bir ahlaksızlıktır.

Peki sansür bizi ne kadar ahlaklı yapar?

- Hiçbir şey baskı altında ve parmak sallayarak engellenemez. Aksine tahrik eder.

Otosansür?

- Şu an baş başa sohbet ediyor olsak başka türlü konuşabilecekken otosansür mü uyguluyorum? Ama, benim tam olarak ahlak anlayışım şu ki; sana hak olan bana yasak, bana hak olan sana yasak olmaz.

"Kara Yazı" bir baba hikayesi... Toplumda babalık ne kadar beceriliyor?

- İnsan olmayı beceremeyen birinin erkek olmayı becerebilmesini, erkek olmayı becerdiğini sandıktan sonra da baba olduğunu düşünmesini zaten beklememeliyiz. O yüzden önce en temele dönüp insan olmalıyız.

Kızınız Duru 13 yaşında. Siz nasıl bir babasınız?

- Israrla onun cinsiyetiyle ilgili herhangi bir mahcubiyet yaşamaması için elimden gelen her şeyi yapıyorum.

Gelecekle ilgili korkularınız var mı?

- Olmaz mı? Rahmetli babamı dokuz yaşıma kadar gördüm. Aklımda kalan yegane şey; onunla İstiklal Caddesi’nde yürümekti. Ben çocuğumla bunu yapamıyorum mesela.

25 yıldır ekrandasınız; hakkınızda bilinen en büyük yanlış ne?

- Sert oluşum. Hiç değilimdir. Son derece domestiğim. Hatta bir kadın hassasiyetinde domestiğim.

Peki oyunculuk alanında en çok canınızı ne sıkıyor?

- Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan herkes. En acıklısı o, herkes çok biliyor. Bazen ben bile... Kendime de kızıyorum.

KAYNAK: http://www.hurriyet.com.tr